banner832
Öne Çıkanlar Milletvekili tokat attı BDP Milletvekili Sebahat Tuncel yaşar nuri utanç önergesi El Badewe

ŞEHİTLERİN CENAZELERİ ÇÜRÜMEDİ!

Araştırmacı-yazar H. Basri Sütlü ve tarihçi-yazar Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşı'nda yaşanan olağanüstü olayları anlattı. Sütlü, “Çanakkale Savaşı'ndan öyle hatıralar var ki, burada aklın ve fennin mahcup olduğunu görüyoruz” dedi.

ŞEHİTLERİN CENAZELERİ ÇÜRÜMEDİ!

 Tarihçi-yazar Talha Uğurluel ve araştırmacı-yazar H.Basri Sütlü, bir televizyon kanalında katıldıkları programda, tarihi belge ve hatıralara dayanarak Çanakkale Savaşlarında yaşanan olağanüstü halleri anlattı.

H.Basri Sütlü, Çanakkale Savaşı'nın sonlarına doğru dönemin alim zatları ile 4 büyük gazetenin sahiplerinin cepheye giderek Mustafa Kemal Atatürk’le görüştüğünü, gazilerin hatıralarını dinleyerek burada kazanılan olağanüstü başarının nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalıştıklarını söyledi.
H.Basri Sütlü, “Heyet ilk olarak Arıburnu Cephesi'ne gidiyor. Üryanizade Ali Vahit Efendi bunları anlatıyor. ‘Oraya vardığımızda komutan bizi karşıladı. Sonra komutan bize çarpışmaları anlattı. Çok önemli başarılar elde edilmiş. Heyet de bundan çok memnun. Biz kendilerine teşekkür etmek istedik. 'Siz Allah için burada çok büyük bir gayret ortaya koydunuz, çok önemli başarılar elde ettiniz' deyip teşekkür etmek istedik. Komutan oraya hiç yanaşmadı. Dedi ki, 'Efendiler siz ne diyorsunuz? Biz burada olağanüstü haller gördük. Harikalar seyrettik. Bu böyleyken kendimize nasıl bir kıymet verebiliriz?’ Biz buradan şunu anlıyoruz. O komutan o kadar hadiseler görmüş ki, kendisine kanaat gelmiş. ‘Biz burada inayeti ilahi ile kazandık’ bu kanaat kendisine hasıl olmuş. Sonra devam ediyor, ‘Biz burada öyle hadiselere şahit olduk ki, bunlar ancak Allah-ü Teala’nın korumasıdır. Başka bir şey değildir. Öyle hadiseler oldu ki buna akıl da fen de bir şey diyemez. Bir gün düşman çıkarma yapacak. Çıkarma öncesinde çok yoğun bombardıman oldu. Bir mevkiyi bombalamaya başladılar. Yüz binlerce mermi attılar. Taş üstünde taş kalmadı, havada koklanacak hava kalmadı. Kıyıda siper hattımızdaki askerlerimizin sağ çıkması mümkün değil. Biz askerlerimizin şehit olduğunu ve oradan kalkan toprağın altına gömüldüklerini düşündük. Düşman da aynı kanaate vararak çıkarmaya başladı. Zamanı gelince önümüzde bir ‘Allah Allah’ nidası koptu. Bütün siper hattı hücuma kalktı. Adeta melekler kanatlarını germiş ve onları saklayan Allah saklamış. Düşman bu harika karşısında şaştı kaldı. Akıl da fen de burada mahcup oldu” diyor. Bunlar Çanakkale Savaşlarında yaşanan olaylar” ifadelerini kullandı.
"ŞARAPNEL MUSTAFA KEMAL'İN SAATİNE İSABET ETTİ"
Üryanizade Ali Vahit Efendi'nin hatıralarında, Mustafa Kemal’i ziyaretinin de yer aldığını anlatan Sütlü, “Heyette bulunanlar zaten daha Mustafa Kemal’i görmeden, yaşanan hadiselerle kendisini sevmişti. Kendisini de karşılarında görünce bülbül kesildiler” diyor. Herkesin bildiği bir şarapnel hadisesi var. Atatürk’ün saatine isabet eder. Peki bu inayet-i ilahi değil midir? Normalde bir şarapnel parçası çok ölümcül bir hadiseye sebebiyet verir. Ama burada Atatürk’ün göğsüne gelen şarapnel, saatine isabet eder. Saat parçalanır ama Atatürk’e bir şey olmaz” diye konuştu.
Araştırmacı yazar Talha Uğurluel, “Büyük Britanya, sömürgesindeki ülkelerden asker toplayıp buraya getiriyor. Aralarında Müslüman olanlar da var. Hindistan, Mısır Cezayir gibi ülkelerden var. Bu Müslümanları Osmanlı'ya karşı savaşa ikna edebilmek için, ‘Halifeyi kurtarmaya gidiyoruz’ dediler. ‘Halife zor durumda, ittihat ve terakkiciler gavur zaten, Almanlar İstanbul’a yerleştiler’ gibi şeyler söyleyerek bir kısmını inandırdılar. Ve karşı tarafta Müslümanlarla savaştığını bilmeyenlere karşı, ‘Biz Müslüman’ız ve burası payitaht toprakları’ demek için bir sürü taktikler uyguladılar. Mesela Esat Paşa'nın, sabah erken saatlerde sesi güzel gençleri ön saflara dizip ezan okutturduğunu biliyoruz. Mesela mülazımımız anlatıyor: ‘Siperdeyiz. Karşı siperden siyahi bir asker bize doğru geliyor. Savaşmak için değil de farklı bir gelişi vardı fakat güvenemezdik. Siperlerimize sinsice yaklaşıp el bombası atarak kaçıyorlardı. Askerlerimiz birkaç kez ateş etti ama vuramadılar. En son ben tam alnından vurdum. Siperimizin önüne kapaklandı. Tuttuk içeri aldık. Ölmüştü. Üzerini ararken, göğsünden bir Kur'an-ı Kerim çıktı. Sanki ben onu değil, o beni vurmuştu.’ Bu Kuran-ı Kerim şu an abidenin altındaki müzede sergileniyor. Bunları yaptılar. Müslüman’ı Müslüman’a kırdırdılar” dedi.
CEPHEDEN CEPHEYE İSTEK TÜRKÜ
Uğurluel, karşılıklı siperlerin yaklaşık 8 metre olduğu Bombasırtı'nda, Türk ve Anzak siperleri arasındaki karşılıklı alışverişlerden de bahsetti. Talha Uğurluel, “Gece karanlık çökünce savaş duruyor. Aradaki mesafe 8 metre. Aralarındaki her hareketi hissedebiliyorlar. Avustralya - Yeni Zelandalıların bulunduğu siperde gece gitar çalıyorlar, bizimkiler de dinliyorlarmış. Şarkı bitince bazen bizimkiler alkış tutarlarmış. Karşı taraftakiler de tabii şaşırır. ‘Bunlar ne biçim insanlar’ diye. Bazen de bizim askerimiz bir türkü patlatıyor, karşı taraftan alkışlar. Burada manidar olan şu. Türkü okunuyor, alkış yapılıyor, bazen de istek yapılıyor. Kağıda yazıyorlar, taşa sarıp bu tarafa atıyorlar. Bizimkiler alıp okuyor, ‘Dün akşam söylediğiniz o güzel şeyi tekrar söyler misiniz?’ Bizimki bir daha okuyor, yine alkışlar. Aradan birkaç gün geçiyor, istek yaptıkları halde Türkü okunmuyor. Anzak tarafından bir kağıda yazıp atıyorlar; ‘Kaç gündür istediğimiz halde, o güzel şeyleri neden söylemiyorsunuz?’ Bizimkiler alıp okuyorlar, sonra, ‘Çünkü siz, 3 gün önce o güzel sesli askerimizi vurdunuz’ yanıtını yazıp atıyorlar" şeklinde konuştu.
Siper arasında sadece türkülerin değil yiyeceklerin de paylaşıldığını anlatan araştırmacı yazar Basri Sütlü, “Yakın siperlerle alakalı bir Fransız hatırası var yine kaynaklarda yer alan. Bir gün Fransızlar, bizim siperlerin olduğu yere bazı ‘mundar’ şeyler diye adlandırılan bir şeyler atıyorlar. Artık ne attılarsa alay etmek için. Fakat bizim askerimiz, karşılığında mendil içerisinde ceviz, kuru üzüm sarıp onu atıyorlar. Tabii Fransızlar mahcup oluyor. Bu sefer peksimet türü şeyler atıyorlar. Hatıralarda, ‘Bir daha o siperden bize ateş edilmedi' yazıyor" ifadelerini kullandı.
ÇANAKKALE SAVAŞI'NDAN İZLER
Cepheye giden askerlerin dünya üzerinde iz bırakmak için isimlerini mermerlere kazıdığını da anlatan Sütlü, “Havuzlar mevkii denen bir yer var. Burası askerlerin cepheye sevkinden önce toplanma yeri gibi. Bunlar genç insanlar. Çanakkale Cephesi ise tam anlamıyla insan öğütüyor. Bu askerler de gidince bir daha geri dönmeyeceklerini biliyorlar. Geri dönmeyeceğini bilen insan ne yapar? ‘Bu dünyada bir iz bırakayım’ diye düşünür. Havuzlar mevkiinde mermer taşlar var. Bunların üzerlerine, künyelerini, isimlerini yazıyorlar, şiirler kazıyorlar ve o şekilde gidiyorlar. Bunlar hala burada duruyor. Gezi dönemlerinde binlerce insan buradan geçiyor. Bence bunların korunma altına alınması lazım çünkü açıkta duruyorlar” diye konuştu.
Yazar Talha Uğurluel, “Vehbi Dinçerler’in bir hatırası var. Japonlar bile, Çanakkale’nin bizim için ehemmiyetini görmüşler. ‘Siz çocuklarınıza nasıl tarih şuuru, bilinç veriyorsunuz? Biz onları Hiroşima’ya götürüyoruz. Çalışmazsanız durum bu. Çalışırsanız işte bizim fabrikalarımız diyoruz. Sizin işiniz bizden daha kolay. Sizin Çanakkale’niz var. Çanakkale’ye götürün, yokluk içinde nasıl bir varlık mücadelesi verilir gösterin.’ İşte bunu bize anlatan Japonlar” şeklinde konuştu.
ŞEHİT CENAZELERİ TOPRAK ÜSTÜNDE KALDI
Araştırmacı yazar Basri Sütlü, 1940-50’lı yıllara kadar Çanakkale’de şehit cenazelerinin toprak üstünde kaldığını söyledi. Sütlü, “Savaştan sonra yıllarca orası girilmesi yasak bölge olarak kaldığı için, 1940-50’li yıllara kadar zaten şehit cenazelerimiz de toprak üstündedir. Nuri Yamut oranın jandarma komutanı olduğunda askerlerine emir veriyor. Kendisi de Çanakkale gazisidir. Yüzeyde kalan şehit kemiklerini toplatıyor. Toplattığı şehit sayısı 10 bin. Sonrasında o Nuri Yamut Anıtı diye Zığındere’de ziyaret ettiğimiz anıtı, İstanbul’daki 2 evini satarak kendi cebinden yaptırıyor. Ama o güne kadar şehit kemikleri hala yüzeyde. Tarlaları ekmek için şarapnel misketleri süpürürlermiş. O coğrafya fakir insanlar olduğundan, yıllarca o metalleri toplayıp hurda olarak satmışlar ve o paralarla geçinmişler. Tonlarca oradan malzeme taşınmış” şeklinde konuştu.
Yazar Talha Uğurluel, “Nuri Yamut Anıtı'ndan girdiğinizde bir metal levha var. Sadece burada 10 binin üzerinde şehit var. Benim annemin babası, dedem, bu kemiklerin toplanmasında bizzat vazife yapmış. Kendisi normalde Anadolu yakasında askermiş. ‘Bizi kasalı arabalara bindirirlerdi. Gelibolu Yarımadası'na götürürlerdi. Yerlerde kemik yığınları doluydu. Biz onları toplar, belli çukurlara doldurur, başında Fatiha okur giderdik’ derdi. Bu anır sayesinde bir tane iki tanesini biliyoruz. Bunun gibi onlarca toplu mezar var” diye konuştu.
BOZULMAYAN ŞEHİT CENAZELERİ
İstanbul’da bulunan cenazesi bozulmamış şehitle ilgili bilgi veren Talha Uğurluel, “Bu hadise, merhum Mehmet Akif’in kabrine çok yakın. Edirnekapı Şehitliğinde. Üzerinde yazıyor. 1971 yılında, Edirnekapı Kabristanı'nın önündeki yolda bir çalışma var. Kabristan arkaya doğru küçültülüyor. Çalışmalar sırasında kabir açılıyor. Açıldığında bu cenazenin hiç bozulmadığı görülüyor. Bulanlar şaşırıyorlar. Bunun gibi birkaç tane daha böyle oluyor. Özellikle mezar taşına da bu yazı yazılıyor. 1971 yılında, şehitlikteki tünel inşaatının yapımı esnasındaki kazıda meçhul asker, elbiseleriyle birlikte bütün olarak bozulmadan bulunmuştur ve bulunduğu şekilde buraya defnedilmiştir. Aslında bu tarz manzaralara biz Gelibolu’da da rastlıyoruz” şeklinde konuştu.
Yazar Basri Sütlü, “Aslında hep, ‘Şehitler ölmez’ derler. Bu, Kur'an-ı Kerim ayetiyle sabittir. Ama çürümez gibi de bir algı var. Bunu düzeltmek lazım. Şehit cenazeleri de elbette ki çürür ama bunun gibi fevkalade hadiseler de oluyor” ifadelerini kullandı.
ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA İLAHİ YARDIM
Çanakkale Savaşlarında bazı doğaüstü olaylar yaşandığı yönündeki iddialara da değinen yazar Talha Uğurluel, şunları söyledi:
“Çanakkale Savaşı'nda cuma namazı kılan insanları görüyoruz. 5 vakit anlı secdeye giden, dini bütün, inançlı, ölümün bir yokluk değil asıl hayata açılan bir kapı olduğunu bilen insanlar. Bu insanlar buna inanıyordu, ‘Biz bin sene bu dine bayraktarlık yaptık. Allah bizi yalnız bırakmayacaktır.’ İşte buna inanmışlardı yürekten. Gerçekten de bıçağın kemiğe dayandığı anda ciddi yardımlar görmüşlerdir. Yine hatıralarda anlatılıyor: ‘Bir cephede ciddi bir çarpışma esnasında asker zor durumda kalmış. Düşman başarılı olmuş. Askerimiz cepheden geriye savrulurken arka cephede, düşük rütbeli bir komutan, bir anda haykırarak, ‘Yetiş ya Muhammed. Kitabın gidiyor’ diye ön plana çıkmış. 'Bunun üzerine bize de bir şevk geldi. Onun peşinden biz de akmaya başladık ve düşmanı kovaladık. Cepheyi yeniden ele geçirdik’ diyor. Bunlar çok önemli mevzular. Deniz savaşları olsun, kara savaşları olsun. Bu insanların yaşadıkları çok önemli.”
Yazar Basri Sütlü, ilahi yardımın nasıl geldiğini şöyle anlattı: “Çanakkale hakikaten çok kilit bir savaş. Bizim bugün insanlara bir delil ortaya koyamayacağımız hadiseleri anlattıkça, ‘Siz hep böyle yalan yanlış şeyler anlatıyorsunuz. Çanakkale’yi anlatmıyorsunuz. Siz bu işin ticaretinizi yapıyorsunuz’ diye itham ettiklerinden, anlatacağımız şeylerin daha kitabi olmasına çalışıyorum. Şimdi bir ilahi yardım gelecekse ortaya bir sabır, bir mücadele konulmalı. Üryanizade’nin hatıralarında şöyle bir detay var: Gezinin son gününde bir arabaya biniyor. Bu arabayı süren zat, cepheye malzeme, cephe gerisine yaralı taşımış bir zat. Orada bu zatın anlattığı bir hatıra var. Bu ilahi yardımın sebebi de bu. Anlatıyor, ‘Millet bu işi sıkı tuttu. Asker de 'of' bile demedi. Yahu bu asker vuruluyor, usulca yanındakinin kulağına eğilip, 'Ben vuruldum' diyor, tüfeğini mermisini teslim edip sessizce ölümü bekliyor.’ Böyle bir sabır var, böyle bir metanet var. Bu metanete ilahi yardım gelmez mi? Geldiğine dair yine bahsediyor; ‘Bir gün, cepheye cephane taşıyacağız. Bir mevkiye geldik. Yağmur gibi mermi yağıyor. Bir askere şarapnel parçası geldi. Düştü. Ağır yaralandı, ölmek üzere. Yine de feryat etmek yerine ‘Aman kardeşlerim. Kardeşlerimiz cephede. Ben ölüyorum. Aman bu cephaneyi yetiştirin’ diyor. Bu da bize şevk verdi. Alimallah hemen yükledik. O kadar mermi yağıyor ki, Allah korumasa hayatta kalmak mümkün değil. Bu arada bir asker başladı oynamaya. Biz ne oldu diye bakarken, ‘Yahu zorla değil ya. Bu gavurun mermisi öldürmüyor’ dedi. Yani o kadar garipsemiş ki, etrafına mermi yağıyor ama bir şey olmuyor. Öyle bir ruh hali.”
"KAN GÖVDEYİ GÖTÜRÜYOR, DEYİMİ ÇANAKKALE’DE HAYAT BULDU"
Araştırmacı-yazar Basri Sütlü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hattatoğlu Mustafa diye bir zat. Çanakkale Savaşlarında top başında vazife yapmış bir insan. Kara savaşlarında bir topçu gözetleme mevkiine çıkıyor ve diyor, ‘Benim bulunduğum yerden tabur tabur asker bir tepenin arkasına gidip kayboluyor. Aradan yarım saat geçiyor, bir tabur daha gidiyor, yarım saat sonra bir tabur daha. Akşama kadar bu hadise devam ediyor. Sonra savaş durdu. Ben merak ettim bu kadar asker nereye gitti diye. Sonra savaş meydanını görebileceğim bir mevkiye gittim. Bir baktım kan gövdeyi götürüyor. Şehit olan askerlerden akan kan o kadar yoğunlaşmış ki, bir bedeni sürükleyecek hale gelmiş. Ben, kanın bir gövdeyi götürdüğünü gözlerimle gördüm.”
Tarihçi-yazar Talha Uğurluel, “Bigalı Mehmet’in de benzer bir hatırası var. Diyor ki; ‘Gecenin bir yarısı devriye atıyordum. Susadım. Zifiri karanlıkta matarama uzandım. Baktım su kalmamış. Şırıl şırıl bir derenin sesi geliyordu. Yaklaştım dereye. Göremediğim halde mataramı doldurdum, ağzıma diktim. Tuhaf bir tat geldi. İçemedim. Kamp yerime gittim. Ateşin ışığında mataramı boşalttım. Bir de baktım, kıpkırmızı kan doldurmuşum. Dereler kan olmuş akıyor” şeklinde konuştu.
"OSMANLI KADINLARI SARAYDA FİTNE YAPMIYOR"
Çanakkale’de, Osmanlı kadınlarının da önemli rol oynadığını söyleyen Talha Uğurluel, “Hürrem Sultan değil ama çağdaşı olabilecek hanımlar vardı. Çanakkale deyince herkesin aklına 1915 gelir. Halbuki Çanakkale’de, mesela Seddülbahir Kalesi. Bu kale 4'üncü Mehmet’in annesi, 1’inci İbrahim’in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. 1915’le hiç alakası olmayan kale, tarih olarak 1600’lü yılların sonunda yapılmıştır. O tarihlerde 1’inci İbrahim, Girit’i fetheden insandır. Girit’i fethedince dönemin deniz kuvveti Venedikliler Osmanlı devletine savaş açmıştır. Çanakkale Boğazı'nı ablukaya atmıştır. O tarihte 4’üncü Mehmet geçmiştir. Çok küçük yaşta. Bu kaleyi yaptıran da, İstanbul’da Eminönü Yeni Cami ve yanındaki Mısır Çarşısı'nı yaptıran da aynı hanım sultandır. Oğlu çok küçük yaşta tahta geçmiş. Devletin bekası adına, boğazdan Venediklilerin girmemesi adına bir şey yapması lazım. Kınalı elleriyle kalkar bu kaleyi yaptırır. Demek ki sadece sarayda fitneyle uğraşmıyorlarmış. Bu işleri de yapıyorlarmış“ dedi.
ÇANAKKALE’DE ZEHİRLİ GAZ KULLANILDI MI?
Atatürk’ün hatıralarında gaz meselesinin geçtiğini söyleyen Sütlü, “Anı defterlerinde bundan bahsediyor Mustafa Kemal Atatürk. Zehirli gaz 1. Dünya Savaşı'nda kullanılmaya başlanmış. Çanakkale’de kullanılıp kullanılmadığı çok tartışılıyor. Atatürk hatıralarında şöyle bahsediyor: 'Bir ara düşmanın zehirli gaz kullanacağı söylentileri asker arasında yayılmaya başladı. Askerin morali bozuldu. Ben bunun üzerinde dedim ki, 'Biz yukarıda tepelerde bulunuyoruz, onlar aşağıda. Bu konumda kimyasal gaz kullanamazlar.' Bu da askere moral oldu. Asker ikna oldu. Daha sonra hatta bunu denediler.' Yani orada ufak bir zehirli gaz kullanıldığını anlatıyor fakat rüzgar tersine estiği için başarılı olmadıklarını söylüyor. Anzak hatıralarında da böyle bir detay var. Savaşın son dönemlerinde zehirli gaz kullanılması gündeme geliyor. Karşı taraf da aslında bundan endişeli. Diyorlar ki, ‘Türkler Almanlardan gaz almışlar.
Bize karşı kullanacaklar’. Bunun üzerine Avustralyalı askerlere gaz maskesi dağıtmak istiyorlar ancak askerler kabul etmiyor. Diyorlar ki; ‘Türkler mert savaşçılardır. Gaz kullanmaz. Biz maske istemiyoruz.’ Bu kendi resmi savaş hatıraları arasında yer alan bir bilgi” ifadelerini kullandı.
Yazar Talha Uğurluel ise, Churchill’in Türklere karşı zehirli gaz kullanmak istediğini öne sürdü. Uğurluel, açıklamasında, “O dönemde deniz bakanı olan Churchill'i sıkıştırıyorlar, ‘Hani Çanakkale’yi iki günde geçecektik. Neden geçemedik?’ diye. O da, ‘Geçeceğiz. Zehirli gaz kullanacağız’ diyor. Ancak bazı İngiliz yetkilileri bunun insanlık suçu olacağını söyleyerek bu teklife karşı çıkıyor. Churchill, ‘Olsun ama onlar insan değil ki’ diyor. Yani bu tarz, insanlık dışı söylemlere de girmişler” ifadelerine yer verdi.

yuzdeyuzhaber

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.